Kasım, 2009 için arşiv

Çağdaş Hukukçular Derneği: Alaattin Karadağ’ın öldürülmesi münferit bir olay değildir!

Posted in haberler, polis cinayeti, şehir on Kasım 28, 2009 by kontrahaber

BASINA VE KAMUOYUNA

10 Kasım günü Avcılar’da kişi kimlik kontrolü sırasında polis
tarafından kurşunlanmış, ardından tedavileri yapılmaksızın gözaltına
alınmışlardır. Bu olay sonrasında ateş açan kolluk hakkında hiçbir işlem
yapılmamasına karşın, polisin yargısız infazından tesadüfen kurutulan bu iki
kişi tutuklanmıştır.

Kendisine öldürme özgürlüğü tanınan İstanbul polisi bu kez 19 Kasım akşamı Esenyurt’ta Alaettin Karadağ’ı katletti. Kamuoyuna silahlı çatışma olarak açıklanmasına rağmen soruşturma sırasında ortaya çıkan bilgiler Alaettin Karadağ’ın polis tarafından katledildiğini göstermektedir.

Alaettin Karadağ’ın ölümünün ardından, İstanbul Emniyet Müdürü Çapkın
tarafından yapılan ilk açıklamada “bir insanın ölümünün üzüntü ile karşılandığı” beyan edilmiş olsa da Karadağ’ın politik kimliği ortaya çıktıktan sonra, konu ile ilgili bütün haberlerde, ölüm orucu eylemine katılmış olmasından, kesinleşmiş hapis cezasının bulunmasına kadar bir dizi husus öne çıkartılarak polisin yargısız infazı meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.

Alaattin Karadağ’ın öldürülmesi münferit bir olay değildir!

Alaettin Karadağ’ın ölümü de dahil olmak üzere, son  dönemde, polis tarafından yaralanan yahut öldürülen kişi sayısına bakıldığında ortaya çıkan bilanço kaygı vericidir. Yine aynı zamanda bu tablo, kolluk güçlerine tanınan geniş takdir yetkisinin kontrol altına alınmadığı taktirde yeni yargısız infazlar ve ölümlerin gerçekleşeceğini göstermektedir.

Özcesi, Alaettin Karadağ’ın öldürülmesi münferit bir olay değildir. Aksine, bu zamana kadar polis eliyle gerçekleşen onlarca yaralama ve öldürme olayına davetiye çıkartan PVSK başta olmak üzere yasalarda yapılan değişikliğin ta kendisidir.

Açığa çıkan bu polis terörünün gerekçesi ise hep birbirini tekrarlamaktadır. Ya “şüpheli şahsın dur ihtarına uymadığı”ndan, ya da “polise mukavemet ettiği”nden dem vurulmakta, akabinde ortaya çıkan yaralama  ve/veya öldürme olayının, polisin istemi ve kontrolü dışında meydana geldiği
iddia edilmektedir.

Oysaki bilanço bütünlüklü ele alındığında, arkasına yasayı almış olan kolluk güçlerinin, kendilerine yargı rolü biçerek, dolaysız bir biçimde yargısız infaza soyundukları anlaşılmaktadır. Alaettin Karadağ da daha birçokları gibi yargısız bir infaza maruz kalmış ve akabinde politik kimliği öne sürülerek bu infazın üstü örtülmeye çalışılmıştır. Ölümü, hukuk ve ahlakdışı gerekçelerle ile meşrulaştırılmak istenmiştir.

Cinayeti meşrulaştırmak için deliller karartılmakta, hukuk dışı uygulamalar yapılmaktadır.

Daha önceki örneklerde de görüldüğü üzere, Karadağ olayında da deliller
karartılmakta, hukuk dışı uygulamalara başvurulmakta ve Karadağ’ın politik
kimliği üzerinden manipülasyon yapılmaktadır. Şöyle ki;

– Karadağ’ın
vücudunda, 10’un üzerinde mermi giriş deliği tespit edilmiştir. Bu giriş
deliklerinin bulundukları yerler göz önüne alındığında kolluğun şüpheli olarak ifade ettiği Karadağ’ı yakalama değil öldürme amaçlı silah kullandığı
anlaşılmaktadır.Karadağ’ın, ailesi tarafından teşhisi henüz gerçekleşmeden, apar topar otopsisi yapılmıştır. Böylece ailenin otopsi işlemi sırasında bir hekim bulundurma hakkı gasp edilmiştir. Yetersiz bir otopsi işleminin maddi gerçeğin açığa çıkmasını engelleyeceği aşikardır.

– Olayla ilgili soruşturma, olayda silah kullanan ve Karadağ’ı katleden kolluk birimi tarafından yürütülmektedir.

– Konu ile ilişkili olarak kamuoyuna yapılan hemen tüm açıklamalarda karşılıklı bir çatışmadan söz edilmekte, ancak Karadağ’ın 3 sene önce geçirdiği iş kazası ile sağ elinin 4 parmağını ikinci boğumdan kaybetmiş
bir işçi olduğundan bahsedilmemektedir. Bu bağlamda sağ elini kullanan bir şahıs olan Karadağ’ın nasıl silah kullandığı sorusu olduğu orta yerde durmaktadır.

– Öte yandan, Karadağ’ın ölüm orucu eylemcisi olduğu ve kesinleşmiş
cezası bulunduğuna vurgu yapılarak, öldürülmesi meşrulaştırılmakta ve kamuoyunun zihnine “ölü ele geçirme” kavramı bir kez daha kazınmaktadır.

– Bütün bunlarla birlikte, olayda yaralanan minibüs şoförünü de Karadağ vurmuş gibi lanse edilmektedir. Oysaki bu husus, halen daha aydınlığa kavuşmamıştır. Söz konusu yaralanmadan Karadağ’ın sorumlu tutulmasının gerisinde, kolluk güçlerinin şüpheli şahsın takibinde, o esnada içerisinde 4 sivil vatandaş taşıyan bir sivil ulaşım aracının kullanılmış olması tedbirsizliğinin üstünü örtmek kaygısı yattığı açıktır. Kaldı ki, Karadağ’ın silah kullandığı varsayılsa dahi minibüsün ön tarafında kalan Karadağ’ın, aracın şoförünü nasıl olup da arkadan vurduğu sorusu halen muammadır. (Şoför sırtından yaralanmıştır)

– Karadağ ile polis arasında yaşandığı iddia edilen çatışmaya ilişkin tutanaklara geçen saat; 21.00-21.30’dur. Ancak Karadağ yerde can çekişir halde bekletilmiş, sağlık ekiplerine geç haber verilmiştir. Henüz savcılık kayıtlarına geçmemiş olmakla birlikte, kimi gazetelere beyan veren görgü tanıklarının ifadelerine göre, Karadağ yerde can çekiştiği esnada olay yerine gelen sivil bir polis tarafından vurularak öldürülmüştür. Birden çok şahsın beyanları üzerinden basına yansıyan bu veriler, kolluk güçlerinin müdahalesinin bir şüpheliyi yakalamak değil, daha önceden muhtemelen tanınan devrimci-demokrat bir kişiyi katletmek şeklinde olduğu şüphesini güçlü bir biçimde yaratmaktadır.

Bu son derece üzücü ve düşündürücü kolluk eyleminin, dikkatli ve kamuoyuna açık bir biçimde soruşturulmasını talep ediyoruz. Kolluk tarafından hakkında adli işlem yürütülmesi düşünülen kimselerin silahla öldürülmesi yerine, “sağ yakalama” ihtimalinin gözetilmemesini endişe verici buluyoruz. Bu olayın, bir süredir yaygın ve ağır sonuçlar yaratan polisin silah kullanma yetkisinin kötüye kullanılması ve sınırlarının aşılması sorununa tekrar dikkat çekmeyi gerektirdiği söylenmelidir.

Kolluğun görevi, suç işlediğine inandığı kişileri yargı önüne çıkarmaktır. Bunun imkanlarını ve yöntemini bulmak insan haklarına dayanan bir hukuk devletinde zorunluluktur.

Saygılarımızla.

Çağdaş Hukukçular Derneği
İstanbul Şubesi 24.11.2009

12. İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali

Posted in festival, film gösterimi, haberler, şehir on Kasım 27, 2009 by kontrahaber

Türkiye’de düzenlenen ilk belgesel film festivali olan 1001 Belgesel Film Festivali, 4-11 Aralık tarihleri arasında on ikinci kez dünyanın her köşesinden öyküleri İstanbul izleyicisine taşıyacak.

Belgesel Sinemacılar Birliği (BSB) tarafından, Türkiye’de belgesel sinema kültürünün yerleşmesi ve gelişmesi için düzenlenen 1001 Belgesel Film Festivali, dünya insanlarının yaşamlarını, öykülerini, tarihlerini buluşturarak insanlarının kendilerini ifade edebilmelerine katkıda bulunmayı, farklı kültürlerin birbirleri hakkında daha fazla bilgi edinmeleri ve böylece farklılıklar konusunda anlayışı ve hoşgörüyü arttırmayı hedefliyor. Bu anlamda daha çok sosyal ve tarihsel konulara vurgu yapan 1001 Belgesel Film Festivali programında dünyanın pek çok farklı ülkesinden filmler yer alıyor.

Festival, gerek Türkiye gerekse dünyanın farklı ülkelerinden, kültürlerinden belgeselleri bir araya getirmenin yanı sıra belgesel sinema alanında çalışmalar yürüten insanlar için de bir platform olma özelliğine sahip.

Festivalde gösterilecek filmlerin yönetmenlerinden bir bölümünü de ağırlayacak olan 1001 Belgesel Film Festivali’nin bu yılki davetlileri arasında dünyanın en önemli belgesel film festivallerinden biri olan Amsterdam Belgesel Festivali IDFA’dan Peter van Bueren, Avrupa Belgesel Ağı (EDN) kurucusu ve yıllarca EDN’ye başkanlık etmiş olan Tue Steen Müller de yer alıyor. Festivale katılacak yönetmenlerden bazıları ise Yunanistan’dan Robert Manthoulis, Stavros Psillakis, Elias Giannakakis, Geranimos Rigas, Hollanda’dan Michiel Erp, Brezilya’dan Daniela Broitman, İngiltere’den Yumiko Hayakawa, Küba’dan Rigoberto Lopez Pego ve Rusya’dan Georgy Paradzhanov.

Festival esnasında film gösterimlerinin yanı sıra panel, söyleşi, ustalık dersi ve “geceyarısı belgeselleri” gibi etkinlikler de gerçekleştirilecek. 12. Festival ayrıca bir süredir ara verilen bir geleneği de devam ettiriyor ve dokuzuncusu gerçekleştirilecek olan “Uluslararası Belgesel Sinemacılar Konferansı”na ev sahipliği yapıyor. Özellikle belgesel sinemacıları bir araya getiren konferansın konusu ise “Bir Sanat Formu Olarak Belgesel Sinema” .
Festival açılışı 3 Aralık 2009 Perşembe akşamı Cemal Reşit Rey salonunda gerçekleştirilecek. 20:30’da başlayacak olan açılışta festival yöneticileri ve festivale destek veren kurum ve kuruluşların temsilcileri birer konuşma yapacaklar. Açılış gecesi ayrıca çeşitli dillerde söylenen şarkılardan oluşan mini bir konser de düzenlenecek.

FESTİVAL FİLMLERİ

12. İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali’nde bu yıl yaklaşık 80 belgesel gösterilecek.

Festivalde son iki yılda üretilmiş dünya belgeselleri ağırlıkta. İçlerine doğdukları kültürle kadın olmayı sorgulayan ve çatışmalarını şiir ve şarkılarla dile getiren kadınların hikayesi “Queen Khantarisha”, Rusya’da komünizmden kapitalizme geçiş dönemi sırasında intihar ederek hayatına son veren yetenekli genç Rus şairi anlatan “Boris Ryzhy”, kadın giysilerine ve takılarına ilgi gösteren ama kendisini ailesi ile ilişkilerinde neyin beklediğini tahmin edemeyen 14 yaşında bir gencin hikayesini belgeleyen “Let’s Be Together”, İran’da poligamik, komik, trajik bir evlilik hikayesinin belgeseli “Four Wifes One Man”, Ermenistan’da yaşayan Yezidilerin günlük yaşamlarını yansıtan“Children of Adam”, ikinci dünya savaşı sonrası Yunanistan’da solcuları “rehabilite” etmek için kapattıkları hapisane-ada Makronissos’u anlatan “Exile Island”, Katrina Kasırgası sonrasında hayatları tamamen değişen çocukların kendi ağzından onların hikayelerine yer veren “Katrina’s Children” bu belgesellerden bazıları. Yine festival programındaki “Letters to the President” İran’da Ahmedinejad’a halktan insanların yazdığı mektuplar ve verilen cevapların işlendiği, Berlin Film Festivalinde de gösterime giren belgeseller arasında yer alan filmlerden biri. Uluslararası film festivallerinde başarı kazanmış bir diğer film ise “Petition”. Cannes Film Festivali’ne de seçilen belgesel yerel yönetimlerle ilgili şikayet dilekçelerini eksenine alarak Çin’in bugünkü durumundan kesitler sunuyor. Festival filmlerinden “Rough Aunties” ise Güney Afrika’da “apartheid” sonrası bir araya gelen beş kadının, tacize, kötü muameleye maruz kalmış ve unutulmuş çocuklar “bir şans bulabilsin” diye verdikleri mücadeleyi anlatıyor.

Festival programında ayrıca  İstanbul’da gerçekleştirilecek olan Avrupa Sosyal forumu açısından deney paylaşımı olabilecek filmler de yer alıyor. Brezilya’nın kenar mahallelerinden birinde yaşayan “sırandan” insanların Sosyal Forum’a katılımının hikayesini anlatan “Voices From the Edge” ve yine Brezilya’da Rio de Janerio’nun zor mahallelerinde yaşayan, politik bir kaygıları olmadan temel vatandaşlık hakları – hizmetlerini elde edebilmek için kendi hayatlarını mücadeleye adayan topluluk liderlerinin Sosyal Forum’a dahil olmalarının hikayesine yer veren “My Brazil” bu filmlerden ikisi. Yine aynı eksende değerlendirilebilecek bir diğer film de 2001 yılından bu yana İngiltere’de, Parlamento Meydanı’nda barış kampanyası yürüten ve o tarihten bu yana meydanda yaşayan Brian Haw ve ona destek verenleri konu alan “Brian & Co. Parliement Square”. Belgesel İngiltere’de insan hakları ve düşünce özgürlüğünün nasıl baskıya uğradığını gözler önüne seren belgesellerden.

Bu yıl İstanbul’da daha önce gösterilmemiş bazı arşivlerden filmler de festivalin programında yer alıyor. 1950 ve 60’lı yılların Sovyet propaganda filmleri, haber arşivleri ve TV görüntülerinden arşivler kullanılarak kurgulanmış “Revue”, 2. Dünya Savaşı’nın en uzun kuşatması olan ve Hitler’in üç milyon nüfuslu bir şehri açlığa mahkum ettiği Leningrad Kuşatması’nı belgeleyen “Blockade” arşiv görüntülerinin gücünü ve önemini yansıtan filmler arasında. Yine tamamen arşiv görüntülerinden oluşan ve Portekiz’de Salazar diktatörlüğünü işleyen deneysel belgesel “Natureza Morta” da festivalin önemli filmleri arasında yer alıyor. Filmin yönetmeni Susanna de Sousa Dias festivalin ağırladığı yönetmenler arasında ve Belgesel Sinemacılar Konferansı’nda bir bildiri sunacak.

Festivalin bir diğer önemli bölümünü de müzikle ilgili belgeseller oluşturacak. “One Man in the Band” tek başına bir orkestra gibi müzik yapan, yeni müzik enstrümanları icad eden ve onları çalan, kendi bestelerini kendi yapıp, kendi çalıp, kaydedip dağıtan birbirinden farklı müzisyenleri takip eden bir film. Venezulea’da klasik müzik eğitimi alan gençlerin hayalleri ve geleneksel müzik ile kurdukları ilişkiyi konu edinen belgesel “Mata Tigre” ise gettolarda yaşayan çocukların silahlar yerine müzik enstrümanlarını tercih etmesi, Bach ya da Bethoven’ın onlar için birer kahraman haline gelmesinin hikayesini anlatıyor. “Trubacka Republika” “Trompet Cumhuriyeti” filmi ise Sırbistan’ın neredeyse milli çalgısı haline gelmiş olan trompet ve bu enstrümanın hayatın her alanına nasıl dahil olduğu, hatta ulusal bir enstrüman olarak algılanışı üzerine eğlenceli bir belgesel. Müziğin sosyal bir köprü haline gelişinin bir örneğini sergileyen “Zanzibar Musial Club” belgeselinde ise Afrika vurmalıları, Hint melodileri, Latin ritimleri ve Arap ezgileri ile beslenen bir dünya anlatılıyor. Bu bölüme dahil edilen bir diğer belgesel de “Vlada”. Film Yuvoslavya’da bir rock ilahı olan Sırp şarkıcı ve söz yazarı Vladimir Divljan’ın savaşla birlikte Avrupa’ya göç eden insanlar arasında yerini alması ve zamanla kendini deneyimlerini müziğine yansıtan bir dünya müzisyeni olarak görmesinin hikayesi anlatılıyor.

Bu yıl festival programında yer alacak bölümlerden biri de Küba Belgesel Sineması. Küba’nın ilk kültürel kurumu olan “Küba Sinema Sanatı ve Endüstrisi Enstütüsü”nün (ICAIC) ellinci yılı olması vesilesi ile ICAIC, Küba Elçiliği ve Jose Marti Küba Dostluk Derneği’nin katkılarıyla bir Küba belgeselleri retrospektifi yapılacak. Ayrıca Gloria Argüelles’in filmi “A History in Black and White” filminin dünya prömiyeri de bu kapsamda gerçekleştirilmiş olacak.

Türkiye’de belgesel sinemanın gelişimine katkıda bulunmayı amaç edinen 1001 Belgesel Film Festivali programının önem verdiği bölümlerden biri de Türkiye’den Belgeseller. Bu kapsamda gösterilecek olan filmlerden Melis Birder’in “Ziyaretçiler” belgeseli on yıldır her hafta sonu hapishanedeki kocasını ziyaret eden Denise’nin gözünden, çoğunlukla siyahi ve Latin kökenli kadın ve çocukların dahil olduğu ziyaretlerin nasıl bir sisteme dönüştüğünü ve Amerikan hapishane sistemini sergiliyor. Caner Canerik’in yönetmenliğini yaptığı “73. Millet” ise Malatya’da Alevi nüfusun yoğun olduğu bir köyde çobanlık yaparak geçinen üç insanın hikayesine yer veriyor. Usta belgeselcilerden Enis Rıza’nın son filmi “Çöpte Dostoyevski Buldum” festivalde dünya prömiyeri yapılacak belgesellerden biri. Belgesel, hayatını kağıt çöpçülüğü yaparak kazanan bir gencin bir sahafa dönüşmesinin hikayesini anlatıyor. Melisa Önel’in yönetmenliğini yaptığı “Ben ve Nuri Bala” ise kadınlık ve erkeklik kategorilerinin dışına taşan feminist-aktivist Esmeray’ın hayatı üzerine bir belgesel. Deneyimli belgeselci Mustafa Ünlü’nün filmi “Kurşun Kalem” Siverek’ten Paris’e uzanan bir hayat ve kitapları ile yazar Osman Necmi Gürmen’in biyografisini sunuyor. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan olayları tanıklarla anlatan Çayan Demirel’in “5 No’lu Cezaevi” filmi de festivalde gösterilecek filmler arasında.

FESTİVAL MEKANLARI

1001 Belgesel Film Festivali film gösterimleri ve yan etkinlikleri, Fransız Kültür Merkezi, Pera Müzesi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Muammer Karaca Tiyatrosu, Kumbara Sanat, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Tarihi Sümerbank Binası ve Tütün Deposu’nda gerçekleştirilecek.

4 – 11 Aralık 2009

Dönüştürücülere İnat İmece Usulü Hayat

Posted in haberler, söyleşi - panel - tartışma, şehir on Kasım 27, 2009 by kontrahaber

Bir sene içerisinde neler oldu?

-Yağmur yağdı, İstanbul’un durmadan tazelenen makyajı aktı gitti. Altından gün yüzü gibi “yoksulluk” çıktı. “Derelerin intikamı” dediler, insanlar işlerine giderken yollarda öldü.

-Suyumuzu, ormanlarımızı, yıllarca emeklerimizle var ettiğimiz mahallelerimizi, geleceğimizi ortadan kaldıracak 3. Köprü’nün güzergâhını belirlemek için “helikopter” turları düzenlendi.

-Yeni yeni “kentsel dönüşüm” mahalleleri ortaya çıkmaya başladı. Artık bu işin ne tapuyla, ne depremle ne de herhangi başka bir bahaneyle ilişkili olmadığı ayyuka çıktı. Rant hırsına karşın insanca yaşama hakkı için mücadeleler başka başka yerlerde filizlenmeye devam etti.

-Adına “küresel” deyip sorumluları sıra savmaya çalışsa da, “teğet” hesapları yapılsa da “kriz” gelip hayatımızın tam orta yerinden vurdu. Fatura ise yine emeğiyle geçinenlere, işsizlere, yoksullara çıkarıldı.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Her geçen gün, kent merkezlerinden, barınma, çalışma, sağlık, eğitim… haklarından, kamusal hizmetlerden ve alanlardan sürülmeye devam ediyoruz. Her türlü insani ilişkilerimizi, kentlerimizi, doğamızı para hesabına indirgeyenlere karşı ise “yaşamı savunma” mücadelemiz büyüyerek, öğrenerek sürüyor. Mücadele sürdükçe de, insanca yaşama hakkımızı savunmak için, başka bir hayatı umut etmek, hatta bugünden kurmak için bilimden, doğadan, toplumdan, dayanışmadan yana birarada durmak gerektiğini daha iyi anlıyoruz.

Arzu ettiğimiz hayatı bize kimsenin bahşetmeyeceği, tırnaklarımızla kazıyarak var etmemiz gerektiği ortada. Bugün birbirimizin aklına, fikrine, emeğine, dostluğuna hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Birlikte konuşmamız ve yol yürümemiz gereken sayısız konular var:

-İstanbul başta olmak üzere kentlerimizi nasıl bir gelecek bekliyor?

-Yaşam alanlarımızı, kentlerimizi, doğamızı, kamusal haklarımızı nasıl, hangi araçlarla savunacağız, geliştireceğiz?

-Kentsel muhalefeti, dayanışmayı nasıl büyütüp, ortaklaştırabileceğiz?

-Bugüne değin yapabildiklerimiz, eksikliklerimiz, kazanımlarımız, hatalarımız nelerdir?

Tüm bunların ekseninde, İMECE’nin 3. yılını geride bıraktığı bugünlerde, herkesi  gerçekleştireceğimiz “FORUM”a davet ediyoruz.

Gelin, “Rantçılara İnat, İmece Usulü Hayat”ı birlikte kurmak için
buluşalım !

İMECE
Toplumun Şehircilik Hareketi

5 Aralık 2009 ( Cumartesi )

Saat: 13. 00
Tmmob Elektrik Mühendisleri Odası
Dikilitaş Mahallesi, Eren Sokak, No: 30
( Yıldız Teknik Üniversitesi Karşısı )
Beşiktaş – İstanbul

 

Grevdeki Öğretmenlere Mektup

Posted in destek, haberler on Kasım 26, 2009 by kontrahaber

Bugün grevdesiniz, haksızlıklara karşı hakkınızı arayacaksınız, açlığa, yoksuluğa, krize karşı, özgür ve eşit bir dünya için grevedesiniz. Ülke genelinde bir grev, trenler, otobüsler, vapurlar işlemeyecek, hemşireler ve doktorlar ise sadece acil vakalara bakacaklar, sizlerse eğitim öğretim kurumlarını işletmeyeceksiniz. Ve grevin etkisini genişletmek için, grev kararı alındığınızdan beridir herkese seslendiniz, fabrika işçilerine, taşeron işçilere, annelere, babalara ve hatta bizlere yani öğrencilerinize seslendiniz.

Seslendiniz, aynen hep geç geldiğimizde, saçımız başımız, kılık kıyafetimiz, hayallerimiz düşüncelerimiz uygunsuz olduğunda seslendiğiniz (bağırdınız) gibi. Siz de açlığa yoksulluğa, işsizliğe, eşitsizliğe, adaletsizlğe karşı koyun; eşit ve özgür bir dünya için greve gelin dediniz bize. Ama unuttunuz mu! Okullarda öğrencilerinizi sistemin istediği prototipe dönüştüren sizler değil misiniz? Sistemin istediği gibi bizleri etkisiz tepkisiz itatkaar kölelere dönüştürmüyor musunuz?Bizlerin hayal etmesini – düşünmesini engelleyerek faşizme alışmamıza, kılık kıyafet yönetmeliğiyle – tektipleştirerek militarizmi özümsememize, sürekli gelecek kaygısı – kariyer kaygısıyla kapitalizmi içselleştirmemize katkıda bulunmuyor musunuz… Bu saçma sistemde sizler de bizlerin yaşadığı, tüm sorunları yaşamadınız mı? Şimdi bir şekilde yaşamlarını sürdürmek adına bu işleri yapan sizler bu sistemin sürekliliği sağlamıyor musunuz? Biliyoruz sizin de sıkıntılarınız var. Kira, faturalar, kredi kartları ekstraları… biliyoruz belki siz bile bu saçma sapan sistemde seçilerek (ÖSS) bu meslektesiniz. Siz de efendilerin birer kölesisiniz. Tıpkı bizlerin biçimlendirildiği gibi sizler de biçimlendirildiniz. Sizler de biliyorsunuz ve bu yüzden bu grevdesiniz. Biliyorsunuz, özgür ve eşit bir dünya için mücadele ediyorsunuz.

Şimdi size sesleniyoruz; şimdi şu anda olmadığında asla olmayacak. Bizler yaşamlarımızda özgür ve itaatsiz anlar – alanlar oluşturmadıkça devrim bir ütopyadan öteye geçmez. Sistemin içindesiniz ama onu işletmeyebilirsiniz. Bu gün olduğu gibi hergün okulda sınıfta sokakta sistemin istemediği olabilirsiniz.

Devrim bir gün değil. Devrim her gündür. Devrim yapılmaz devrim yaşanır.

Lise Anarşist Faaliyet

Danimarka’ da Erkeklere “Yetişkinlik” Ritüeli

Posted in haberler, hayvan özgürlüğü on Kasım 26, 2009 by kontrahaber

Her yıl tekrarlanan, merakından dolayı insanlara yaklaşan yunus cinsi Calderon’ ları yakalayıp onları “boğazlama” üzerinden “yetişkin bir erkek” olduğunu ispatlayan Danimarka’ lılara ilişkin alışıldık enstanteneler…

İmza Kampanyası: International Gay & Lesbian Human Rights Commission

Posted in destek, kampanya, lgttb, uluslararası dayanışma on Kasım 26, 2009 by kontrahaber

Sayin Yetkili,

Size, 5326 No.lu Kabahatler Kanunu’nun suistimal edilmesi ve yanlis uygulanmasi ile ilgili kaygilarimi belirtmek uzere yaziyorum. Ilgili kanun, kanunda hicbiri aciklikla belirtilmeyen bir dizi suc uzerine, polisin vatandaslara para cezasi yazmasi ya da baska sekillerde cezalandirmasina izin vermektedir. Kanunun 32. maddesi, “kamu guvenligi, kamu duzeni ve genel refah”i saglamaya yonelik verilen emirlere uymayanlara 100 TL para cezasi ongormektedir. 36. ve 37. maddeler de “baskalarini rahatsiz etmek veya huzurlarini bozmak maksadiyla gurultu yapan” lara ya da “mal ve hizmet satmak amaciyla digerlerini rahatsiz eden” lere 50 TL para cezasi ongormektedir. Ilgili kanun kolluk kuvvetlerine, kanunun nasil uygulandigi konusunda fiilen hicbir denetim olmadan, belirtilen suclari tanimlamakta buyuk olcude imkan tanimaktadir. Kanunun ozellikle travesti ve transeksuelleri rahatsiz etmeyi mesrulastirmak amaciyla ozellikle kullanildigi noktasinda kaygiliyim.

Ankara’daki travesti ve transeksueller, duzenli olarak karakola goturulduklerini, fiziksel siddete maruz kaldiklarini ve 140 TL para cezasina carptirildiklarini belirtmektedir. Istanbul’daki rutin para cezasi 69 TL’dir. Istanbul’daki travesti ve transeksuellerin cezalandirilmalari, polislere kestikleri para cezalari ve gozaltina aldiklari suclu sayisi kadar “puan” kazandiran “bonus” sistemi ile ozellikle kisir bir hal almistir. Travesti ve transeksueller yillardir polis tarafindan hedef olarak secilmelerine ragmen, artik fuhus yaptiklari iddiasiyla gupegunduz caddelerde, alisveris yaparken veya gundelik islerini hallederken para cezalarina maruz kalmaktadir. Bu gibi durumlarda bile, travesti ve transeksueller nakdi para cezalari, tutuklanma, kanunsuz sekilde alikonma, evden cikartilma ve polis siddetine maruz kalmaktadirlar. Dahasi, kanun, suclari degil de kabahatleri cezalandirdigi icin toplum icerisindeki hassas gruplarin polis tarafindan hedeflenmelerini kolaylastiran sekilde, idari olarak polis tarafindan uygulanmakta ve fiili olarak adli denetim altinda degildir.

TC Anayasasi, 10. maddede “butun bireylerin kanun onunde hicbir ayrimcilik olmadan esit olduklarini” belirterek, bu gibi haksiz uygulamalari acikca yasaklamistir. Anayasanin 17. maddesi net bir bicimde, “Hickimse iskence ve kotu muameleye, insan onuruna aykiri hicbir cezaya ve muameleye maruz birakilamaz” der. Prensip olarak TC Anayasasi ayrica, kisinin ozel hayati (Madde 20) ile yerlesme ve seyahat ozgurlugunu (Madde 23) garanti altina almistir. Polis travesti ve transeksuellerin, kamu duzenine tehdit olusturduklarini ispatlayamamakta ve bahsedilen temel haklari askiya almak icin gerekli onaya sahip degillerdir.

Kabahatler Kanunu’nun yaygin kullanimi, uluslararasi hukuk geregince Turkiye’nin onemli sorumluluklarini ihlal etmektedir. Uluslararasi Medeni ve Siyasi Haklar Sozlesmesi’ne gore, Turkiye kisinin ozgurluk ve guvenlik hakki (Madde 9), hareket etme hakki (Madde 12), kisinin ozel hayatina mudahaleden ozgur olma hakki (Madde 17) ve kanun onunde esitlik hakkini (Madde 26) korumak mecburiyetindedir. Uluslararasi Ekonomik, Sosyal ve Kulturel Haklar Sozlesmesi de Turkiye’nin kisinin calisma hakki (Madde 7) ve yeterli yasama standardi haklarini (Madde 11) tanimasini zorunlu kilar.

Butun bu haklar, konu travesti ve transeksueller oludgunda ihlal edilmektedir. Avrupa Konseyi Insan Haklari Komiseri Thomas Hammerberg’in belirttigi gibi, “Avrupa Konseyi’ne uye devletler, transfobinin yok edilmesi ve travesti ve transeksuellerin farkli alanlarda ayrimciliga maruz kalmasinin engellenmesi icin gerekli somut adimlari atmalidir.”

Sizden, Kabahatler Kanunu’nun, toplum icerisinde travesti ve transeksueller de dahil olmak uzere hassas gruplarin korunacagi sekilde gozden gecirilmesini talep ediyorum.

Ayrica, kolluk kuvvetlerinin adaletsiz bicimde travesti ve transeksuelleri hedef secmelerini engelleyecek yeterli denetim mekanizmalarinin olusturulmasini garanti altina almanizi ve adil olmayan muamelelere maruz kalanlarin hizli ve uygun sekilde adalete basvurma yollarina sahip olmalarinin onunun acilmasini talep ediyorum.

Saygilarimla,

İMZA KAMPANYASINA KATILMAK İÇİN:

http://salsa.democracyinaction.org/o/1870/p/dia/action/public/?action_KEY=1728

Almanya İsrail’ e Savaş Gemisi Bağışlayacak mı ?

Posted in haberler on Kasım 25, 2009 by kontrahaber

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi tarafından savaş suçu işlemekle suçlanan İsrail, Almanya’dan kendisi için iki yeni savaş gemisi inşa edip bağışlamasını istedi.

Almanya başbakanı Merkel’in ABD kongresinin önünde “her kim İsrail’e karşı bir tehditse, bizim için de tehdittir” diye açıklamasının ardından, İsrail istediğini alacak gibi görünüyor. Ancak bu yeni bir şey değil: yeni bin yılın dönemecinde, Almanya 560 milyon Avro harcayarak İsrail için üç denizaltıyı finanse etti. 2012 yılında, iki yeni denizaltı daha inşa edilecek, bu kez Alman vergi mükelleflerinin ödemek zorunda oldukları para 333 milyon Avro.

Alman hükümeti, eğer İsrail’e silah vermeye devam ederse, Filistinlilere, Lübnanlılara karşı yürütülen ve belki de Suriyelilere ve İranlılara karşı yürütülecek olan Siyonist teröre iştirak etmekte doğrudan sorumlu olacaktır. Alman hükümeti barıştan ve insan haklarından bahsederken, orantısız şiddet kullanan, yasadışı silah kullanan, canlı kalkan olan sivillere işkence yapan, Birleşmiş Milletler binasını bombalayan, Gazze’deki insani felaketten sorumlu olan ve bir dahaki sefere Lübnan’a savaş açmakla tehdit eden savaş suçlularını destekleyecek. İsrail yasadışı yerleşimlerini genişletirken, onun fanatik politikacılarının “Filistinlilerin kökünü kurutmak”tan bahsettiklerini duyarken ve Filistinlilerin geri dönüş hakkı reddedilirken, her barış önerisi İsrail tarafından başarılı bir şekilde baltalanıyor.

Eğer Alman hükümeti İsrail için milyonlarca Avroyu heba edecekse, ırkçı savaş suçluları yerine hizmet etmekle mükellef olduğu kendi vatandaşları karşısında da kabahatli olacaktır. Yoksul çocuklar, uzun süreli işsizlik, eğitim vesaire gibi sorunlardan bahsetmenin gereği yok – bu büyük meblağlardaki parayı akılcı yollardan kullanmak için onlarca alternatif var.

Fakat belki de bu skandal bir umut ışığı olarak algılanabilir. Eğer Alman hükümeti gerçekten de yeni savaş gemilerini finanse ederse, birçok insan İsrail ölüm makinesinin neden yoksulluk altında ezilen bütün yurttaşlardan daha önemli olduğunu soracaklar. Belki sonra, güneydeki halkın mücadelesiyle büyüyen dayanışmanın işaretlerine şahit olacağız. İsrail’e karşı uluslar arası boykot kampanyasının başlangıçta ortaya ne koyduğu tartışılabilir: Gazze katliamından yalnızca bir ay sonra Siyonist basın ajansları İsrail’in mal ihracatının %21 azaldığını bildirdi.

Geniş bir hareketin yapması gereken şey bu planlanmış anlaşmanın gerçekleşmesini engellemektir. İster kendini barış aktivisti, ya da Müslüman, Sosyalist, Demokrat, insan hakları aktivisti isterse de anti-Siyonist olarak tanımlasın, her bir kişinin yapmaya çalışabileceği en iyi şey budur. İsrail’in açtığı savaş sırasında Gazze’de bulunan Norveçli doktor Mads Gilbert’in de geçenlerde dediği gibi:

“Sabırlı olmalıyız… Yüz yıllarca hüküm süren bir yığın imparatorluğun sonunda çöktüğünü tarih bize öğretti. İyimser olmalıyız çünkü bunu yapmazsak Filistin halkına ihanet etmiş oluruz.”

30 Kasım’da Berlin’de protesto gösterileri gerçekleştirilecek.