Archive for the faşizm Category

Muhalif Basına ” Açılım “: Vedat Kurşun’ a 166 Yıl Hapis Cezası

Posted in devlet terörü, faşizm, haberler, medya on Mayıs 17, 2010 by kontrahaber

Gazeteci Vedat Kurşun’a 166 yıl hapis cezası…

Kürtçe günlük yayın yapan Azadiya Welat gazetesi eski Yazıişleri Müdürü ve İmtiyaz Sahibi Vedat Kurşun’a 166 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

Azadiya Welat gazetesinin eski Yazıişleri Müdürü ve İmtiyaz Sahibi Vedat Kurşun’un Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davası sonuçlandı.

Karar duruşmasına, tutuklu bulunan Vedat Kurşun ve avukatı Meral Danış Beştaş katıldı. Mahkeme, Kürt gazeteciye Ağustos 2006 ile Haziran 2008 tarihleri arasında yayınlanan gazetede 103 kez “Örgüt propagandası” yapıldığı iddiasıyla toplam 166 yıl 6 ay hapis cezası verdi.

Reklamlar

Artuç’ un Faili Belli, Ortaya Çıkarılsın…

Posted in devlet terörü, faşizm, haberler, yürüyüş - basın açıklaması on Mayıs 7, 2010 by kontrahaber

‘Artuç’un faili belli, ortaya çıkarılsın’

Şırnak’taki sivil toplum örgütleri temsilcileri, Balveren Beldesi’nde Hüseyni Artuç’un Bolu Komando Tugayı’na bağlı askerler tarafından öldürüldüğünü belirterek, sorumluların biran önce ortaya çıkarılmasını istedi.

Şırnak Belediye Başkanı Ramazan Uysal, Şırnak Barosu Başkanı Noşirevan Elçi, BDP Şırnak İl yöneticileri, KESK Şırnak Şubeler Platformu, GENÇ-DER, ŞAR-DER, Şırnak Tabip Odası, İl Genel Meclisi, Cudi Küldür ve Sanat Derneği’nin yönetici ve üyelerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi, Balveren Beldesi’ne gelerek Hüseyin Artuç’un öldürülmesi ve 5 kişinin yaralanmasına ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamayı okuyan Baro Başkanı Elçi, yaşanan olayların bölge halkını tedirgin ettiğini ifade etti.

‘Kamu görevleri yaşam hakkını ihlal ediyor’

Bölge illeriyle birlikte Şırnak’ta tekrar başlayan insanın yaşama hakkını sona erdiren olayların meydana geldiğini belirterek, ‘Bu ihlalin vicdanlarımızda açmış olduğu derin yaranın onulmaz acısını dillendirmek ve kamuoyu ile paylaşmak için buradayız. Yaşam hakkı insanın en temel ve vazgeçilmez hakkı olarak iç hukukumuzda Anayasa’nın 17. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ise, 2. maddesi ile güvence altına alınmıştır. Ancak bütün yasal ve anayasal garantilere rağmen, yaşam hakkının fütursuzca -görev ve yetki sınırları da aşmak suretiyle- kamu gücünü kullanan kişiler tarafından ihlal edildiği hususu da inkar edilmez bir gerçektir’ dedi.

‘Bolu Komando Tugayı taramıştır’

Kolluk kuvvetlerinin sınırsız güç kullandıklarını vurgulayan Elçi, Balveren Beldesi’nde bulunan Milli Jandarma Karakolu Komutanlığı civarında 6 Mayıs günü Şırnak-Uludere Karayolu üzerinde yaşanan olayda yaşam hakkının ne kadar keyfi ve umarsızca ihlal edilebileceğinin göstergesi olduğunu kaydetti. Elçi, şunları belirtti: ‘Zira, anılan olayda bölgede özel operasyon birimi olarak görev yapan Bolu Komando Tugay Komutanlığı’na bağlı askeri birimler bir grup vatandaşın üzerine ateş açmış ve açılan ateş sonucu Hüseyin Artuç isimli vatandaş öldürülmüştür. Aynı olayda Mehmet Ayaz isimli vatandaş ise ağır yaralanmıştır. Kolluk birimlerinin ateş açma sebebi sigara kaçakçılığı suçunun muhtemel faili olan vatandaşın askerin dur ihtarına uymamış olmasıdır. Bu anlayış, kolluğun suçu önleme ve suçun failini yakalama konusunda sınırsız güç kullanma hatta kişinin yaşam hakkını sona erdirme yetkisine sahip olduğu iddiasını taşımaktadır.’

‘Olayın peşini bırakmayacağız’

Elçi, yaşanan olayların takipçisi olacaklarını kaydederek, ‘Sivil toplum örgütlerinin temsilcileri olarak, bilinçli ve kasıtlı olarak insanın canına kast eden anlayışı kınıyor, ölenlerin aileleri ve akrabalarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Şırnak Barosu ve sivil toplum örgütleri olarak yasal ve hukuksal çerçevede bu olayların daha etkin soruşturulması ve suç faillerinin cezalandırılması için gerekli müdahalelerde bulunacağımızı ve bu işin takipçisi olacağımızı beyan ederiz’ diye konuştu.

“KÜRT AÇILIMI” ÇOCUKLARA HAPİSTEN SONRA SANATÇILARA SANAT YASAĞI İLE SÜRÜYOR !

Posted in faşizm, haberler, yürüyüş - basın açıklaması on Nisan 28, 2010 by kontrahaber

Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) ve İstanbul Kürt Tiyatrosu Platformu tarafından,  “def çaldıkları” için “5 yıl sanat yapmama” cezası verilen Bahar Kültür Merkezi sanatçılarına destek vermek amacıyla yapılan basın toplantısı gerçekleşti.

Yaklaşık 30 kişinin katıldığı toplantıda kınama metnine Destar Tiyatro, Tiyatro Avesta, Seyr-i Mesel ve Tiyatro Boğaziçi’nin yanı sıra yönetmen Metin Boran’dan da destek geldi. Basın metni Teatra Jiyana Nû temsilcisi Serhat Ertuna tarafından okundu.

Bildiri metni:

BASINA VE KAMUOYUNA

Son dönemlerde hemen her yerde AKP’nin ve Fethullahçı görsel-yazılı basının psikolojik baskısıyla ülke gündeminden düşürülmeyen ve gereken muhataplarla görüşülmeden oldubittiye getirilmeye çalışılan ‘sözde açılım’ süreci kapsamında Başbakan’ın ve hükümet görevlilerinin yaptıkları görüşmelere tanık olmaktayız. AKP hükümeti Kürt halkı üzerinde oluşturmak istediği psikolojiyi ve sistemi her alana yayma çabası içerisine girmiş, bu kirli politikasıyla siyasetin, sanatın, sokakların, hatta evlerimizin içerisine kadar girmeyi amaçlamaktadır. Bir taraftan, kirli savaşı derinleştiren ve farklı bir boyuta çekerek yürüten AKP diğer taraftan, Dolmabahçe kahvaltılarıyla sanatçılar, aydınlar, gazeteciler ve edebiyatçılarla görüşme yapmakta ve toplumu, Kürtler, Aleviler, Romanlar, emekçiler üzerinde yürüttüğü siyasetin çözüm siyaseti olduğuna ikna etmek istemektedir. Filistin’de İsrail eliyle katledilen çocuklar için, dünyaya rest çeken Erdoğan, bölgede polis ve jandarma saldırıları sonucu yaşamını yitiren Kürt çocukları söz konusu olunca, Davos’ta rest çektiği İsrail Cumhurbaşkanı Perez’i aratmamaktadır. Kendi partilerine yönelik açılan hukuk dışı kapatma davası için, dünyayı ayağa kaldıran Erdoğan, söz konusu Kürtler ve onların siyasi iradeleri olunca, sessiz kalmakta hatta taraf olmaktadır. Son olarak, Başbakan Dolmabahçe’de bir grup sanatçıyla açılım kahvaltısı yaparken, MKM sanatçısı Rojda Şenses, söylediği bir şarkı nedeniyle, polis karakolunda ifade vermek zorunda bırakılmış ve bu dava sonucu 20 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Kürt açılımını Kürt’ten başka herkesle konuşan Erdoğan ve hükümeti bununla da yetinmeyip, Kürt sanatçıları üzerindeki baskılarını arttırmış ve bazı trajikomik kararların altına imza atmıştır.

Bir ilke imza atan Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi, katıldıkları kültür-sanat etkinliklerinden dolayı haklarına açılan dava kapsamında Bahar Kültür Merkezi (BKM) bünyesinde faaliyet gösteren 13 sanatçı arkadaşımıza 5 yıl boyunca “Sanat yapmama” cezası verdi. Yargı kıskacındaki BKM üyesi 13 sanatçı hakkında 10 ay hapis cezası istenirken, 4 yılda açılan 70 dava ise devam ediyor.

Kürt sanatçılarını sahneden koparmak isteyen ve sanatçıların yegâne ifade alanı sahnelerimize kendi tekçi ve inkâr anlayışını dikte eden AKP şunu çok iyi bilmelidir ki özgür sahnelerimiz, biz özgür ve devrimci sanatçıların yaşam kaleleridir. Dün Victor Jara’yı Şili’de katledenler, Ruhi Su’yu tedavisiz bırakıp ölüme mahkûm edenler, Nazım’ı sürgün edenler, Ahmet Kaya’yı ve Yılmaz Güney’i yurt özlemi içinde sürgünde ölüme itenler bugün de varlıklarını sürdürmektedir.

Biz devrimci sanatçılar; bugün yürütülen bu politikaların, dün ‘cahiliyle baş edemiyoruz bugün akıllısıyla nasıl baş edeceğiz’ sözleriyle vuku bulan politikaların devamı olduğunu bilmekteyiz. Kültürel soykırımı en ince hatlarıyla ören AKP ve Erdoğan, nasıl ki dün Kürt halkına siyasal alanda Osmanlı oyunlarıyla kandıramadıysa bugün de Kürt sanatçıları kandıramayacak ve yıldıramayacaktır.

YAŞASIN ÖZGÜR YAŞAM DEVRİMCİ SANAT PERSPEKTİFİMİZ, YAŞASIN ÖZGÜR SANAT SAHNELERİMİZ!!!

İKSV Genel Müdürü Görgün Taner’ den Irkçı Ve Seksist “İnciler” !!!

Posted in ayrımcılık, faşizm, haberler, iksv, toplumsal cinsiyet on Ocak 3, 2010 by kontrahaber

Chin-tao Wu – Sibel Yardımcı röpörtajından:

“Araştırmaya gelince, şu ana kadar herkes çok arkadaşça davrandı bana, herkes yardımcı olmaya çalıştı elinden geldiğince. Bir istisna dışında: İKSV Genel Müdürü Görgün Taner. Bunu nasıl söyleyeceğimi tam bilemiyorum ama şu ana kadar yaptığım en zor görüşmeydi. İnsanların bilgi vermek istemedikleri, cevap vermekten kaçındıkları durumlar her zaman olur. Ama burada durum tam böyle değildi. Bu kadar tepeden bakan, erkek-egemen, şovenist ve hatta ırkçı diyeceğim bir konuşma tarzı ile daha önce hiç karşılaşmadım. Yüzüme bakarak parası olmayan, çevrede dolaşarak aptalca sorular soran Çinli bir kadın olduğumu, araştırmalarımı dedikoduya dayandırdığımı söyledi. İki şey yapabilirdim: bu hakaret karşısında odadan çıkıp gidebilirdim veya kalıp işimi sürdürmeye çalışabilirdim, ikincisini yapmayı tercih ettim [uzunca bir sessizlik]. Bir akademisyen, araştırmacı veya gazeteci karşısında özellikle çok nazik olmanız gerekmez, ancak asgari bir nezaket çerçevesi vardır, insanların yüzlerine karşı “aptalca sorular sorma” diyemezsiniz, bu düşünülemez bile. Daha önceki araştırmalarımda yüzlerce kişiyle konuştum, büyük şirketlerin, vakıfların yöneticileri, koleksiyonerler, gazeteciler ama bu kadar kaba davranan hiç olmadı. Bilmiyorum, bir erkek veya Batılı bir erkek olsaydım, başıma böyle bir şey gelir miydi? Bu kadar önemli bir görevde böyle birinin olmasını da anlayamıyorum. Sonuç olarak Türkiye’yi seviyorum, İstanbul’u seviyorum ama bu tür bir şeyi tolere etmem mümkün değil, ben işimi yapmaya çalışıyorum.”

Gazze’nin hayat damarları kesiliyor

Posted in faşizm, haberler on Aralık 30, 2009 by kontrahaber

Gazze’yi dünyaya bağlayan Mısır’daki tüneller yeni başlayan duvar projesi
ve tünellere su pompalanması ile çökertilecek. Projeyi Arap müteahhitler
üstleniyor.

Tünel sahipleri, tünellerde çalışanlar ve bölgeye gelen diğer Gazzeliler,
sınırın hemen öte yanındaki çalışmaları endişeyle izlerken, bu projenin
Gazze’yi artık tamamen yaşanır olmaktan çıkaracağında hemfikirler.

Yine de tünel faaliyetleri hiç aksatılmaksızın ve hatta artarak
sürdürülüyor. Köstebek yuvası halindeki sınırda, kış nedeniyle tünellerin
yağmurdan etkilenmemesi için her bir tünel ağzının girişi, üstü ve çevresi
mukavvalar, tenekeler, naylonlar, çadır kumaşı veya bezlerle kapatılıyor.
Dışarıdan bölge, derme-çatma bir sera alanı görüntüsünü veriyor. İçlerinde
ise bir taraftan borularla yakıt çekiliyor ve gelen malzemeler hemen
yakınlarda kurulu kapalı depolara iletiliyor, diğer taraftan da alıcılar
ve işletme sahipleri arasında pazarlıklar yürütülüyor.

7 yıl öncesine kadar İsrail’de çalıştığını, ancak sonrasından iş
bulamadığı için tünel işine girmekten başka çare bulamadığını söyleyen,
kendisini “Ebu Hazım” olarak tanıtan bir tünel işletmecisi, “Mısır bunu
niye yapıyor” diye sorup, “Bu proje bittiğinde hem bizim, hem Gazzelilerin
işi bitecek” diye konuştu.

Ebu Hazım, “Zaten İsrail’le sınır kapıları kapalı. Malzeme girmiyor.
Buralar da kapanırsa ne olacak, halimizi bir düşünün” dedi.

BU DUVAR GAZZELİLERİN ÖLMESİ DEMEK
11 çocuklu, tünel işinde yanında 17 kişinin çalıştığını söyleyen Ebu
Hazım, karşı tarafta büyük iş makinelerinin toprağı delerken oluşan
sarsıntının da tünellerin çökmesine neden olduğunu, daha 3 gün önce bir
tünelin çökerek içindeki 2 işçinin öldüğünü ifade etti.

“Böyle giderse bu çalışmalar boyunca da tüneller çok kişiye mezar olur”
diyen Ebu Hazım, “Eninde sonunda, bu duvar, Gazzelilerin ölmesi anlamına
geliyor” dedi.

Sınırda tek bir tünel işleten Ebu Taha ise 45 yaşında bir Refahlı. 7
çocuğu, 10 işçisi var. Ebu Taha, çelik de olsa duvardan korkmadığını
belirterek, “Bu millet daha önce de yaptı… Onun da bir çözümünü bulur”
dedi. Ancak Ebu Taha şunları da söyledi: “Bizi asıl etkileyecek su… Su
pompalanırsa bizim işimiz biter, tüm Gazze’nin de…”

Ebu Taha, Mısır’ın ABD ve İsrail’in ağır baskısı altında olduğu görüşünde.
“Mısır zaten tünellerden geleni biliyor, istese kuş uçurtmaz sınırdan. Ama
şimdi ağır baskı altında, Hamas’a baskı için bu projeye izin verdi” dedi.

Ebu Taha’ya granit yer döşemesi siparişi veren Gazzeli tüccar da bu
ticaret biter, sınırlar da açılmazsa Gazze’de durumun gerçekten çok kötü
olacağını kaydetti. Adını Hacı Kemal diye veren Gazzeli tüccar, “Evet,
Hamas’a baskı yapmak istiyorlar, ama asıl baskı bizim üzerimize olacak”
diye konuştu.

Murat Tokmak, Serdar Gülyüz [ odtü’ den özel güvenlik faaliyetleri ]

Posted in özel güvenlik terörü, faşizm, haberler, hak mücadeleleri on Aralık 17, 2009 by kontrahaber

Özel güvenlik biriminin tacizine uğrayan E.D. ile yaptığımız röportajı
aşağıda yayınlıyoruz. Röportaj yapıldıktan sonra açıklanan karara
göre, tacizci güvenlikçi yalnızca “sözlü uyarı cezası” aldı. E.D. ise,
işin peşini bırakmayacağını duyurdu.

soL: Olayı baştan anlatabilir misin?

E.D. : 3 Ekim Cumartesi günü saat 17 sularında topluluk odasını
temizlemeye gittik kız arkadaşımla beraber. O da topluluk üyesi, ben
de topluluk üyesiyim hatta topluluk başkanıyım. Topluluk odasını
yaklaşık iki saat süren bir zamanda temizledik. Bu temizleme işi zaten
gönüllü olarak yapılan bir iş. Zaten okul başlarında ve yılbaşlarında
temizliyoruz. Temizlikten sonra saat 7 gibi kız arkadaşım ile beraber
satranç oynamaya karar verdik. Yere battaniye serip, oynamaya
başladık. Saat 8’e doğru aniden bir el bizim topluluk odamızın
perdesini yırtmaya çalıştığını gördük ve hemen dışarıdan biri hızlı
bir şekilde kapıya vurmaya başladı ve “Çıkın dışarı, ahlak polisini
çağıracağız” demeye başladı. Ani bir hareket olduğu için biz korktuk
ve normalde ODTÜ görevlisi olacağını bile düşünmedik. Hatta arkadaşım
çıkma dedi ancak ben çıkıp bakacağımı söyledim. Çıktım ve kapıyı açtım
ama kapı kilitlenmişti çünkü karşı topluluk odasında arkadaşlar vardı.
Onlar da kilitlemiş olabilir biz de kilitlemiş olabiliriz. Aynı
topluluk odasının iki girişi var, sağ tarafı bize ait ve sol tarafı
başka bir topluluğa ait. İç kapı maalesef kapanmıyor. Dolayısıyla açık
bırakmamız halinde orada bulunan bilgisayarların ve diğer ekipmanların
başkaları tarafından çalınması söz konusu.

soL: Topluluk odanız nerede?

E.D. : Topluluk odası birçok topluluğun yerleşik olduğu Türk Halk
Bilimi Topluluğu’nun barakasının yakınındadır. Kapıya vurmaları
üzerine ben çıkıp kapıyı açtım. İki görevliyle karşı karşıya kaldım.
Biri zaten yüzüme fener tutuyordu. Bana ilk sorduğu şey içerde kim var
ve kaç kişisiniz oldu. Ben dedim ki, iki kişiyiz. Hemen içeri
girdiler, topluluk odamızda arama yaptılar. Herhangi bir şey
bulamadılar. Bunun üstüne siz burada ne yapıyorsunuz, ne için geldiniz
gibi sorular sormaya başladılar. Ben satranç oynadığımızı söyledim.
Çıkın dışarı, biz sizin oynadığınız satrancı biliyoruz, ahlak polisini
arayacağız, evinize şu şekilde yakaladık bu şekilde yakaladık diye
yazılar gelecek diye bizi tehdit ettiler. Ayrıca, okuldan atılırsınız,
topluluğunuzu kapattırırız tehditlerinde bulundular. Bunun üzerine
kimi çağırıyorlarsa çağırmalarını, amir mi olur ahlak polisi mi,
çağırın dedim ve zaten biz ifademizi vereceğiz, ortada öyle bir şey
olmadığı ortaya çıkacak. Bu sözlerim üzerine sinirlendiler.
Görevlilerden biri “biz iki kişiyiz, iftirayı atarız ve birbirimize
şahit çıkarız ve hiçbir şekilde ispatlayamazsınız” dedi. Ben de
çağırıp, istediğinizi yapın dedim. Bunun üstüne görevli “siz laiklik
diyeceksiniz ama Türk milletine laiklik çok ters bir kavram. Şimdi siz
burada eşitlik, özgürlük diyorsunuz ama benim bıyığım söz konusu
olduğunda ülkücü diye izin vermiyorsunuz. Niye ben burada bıyığımı
istediğim gibi bırakmayayım?” dedi.

Ben de yabancı bir öğrenci olduğumu, Türk siyasetine fazla
karışmadığımı belirttim ve görevli “biz ülkücüyüz diye eziyorsunuz,
biz bilmiyor değiliz bunları ve zaten ben senin solcu gruplara üye
olmadığını biliyoruz, üye olsan zaten şu merdivenlerden yuvarlanırdın”
ve “biz zaten solcu bebeleri afiş asarken az kovalamadık” ifadelerini
kullandı. Ben hala bir şey yapamayacaklarını, polis çağırmalarını
söyledim. Tartışırken, yukarı doğu çıkmaya başladık. Görevliler şöyle
bir ifade de kullandılar, ” Biz zaten Müzik Topluluğu’nda da solcu
bebeleri bu şekilde bastık, korkuttuk ama işte aralarında Hacettepeli
bir kız vardı bir şey yapamadılar”. Yukarıya doğru çıktığımızda
anahtarlarımızı ve kimliklerimizi geri verdiler ve bir daha o topluluk
odasında bizi görmeyeceklerini söylediler ve gittiler.

Ayrıca tartışma boyunca ODTÜ’ye bir sürü hakaret ettiler “ben olsam
ODTÜ’ye kızımı göndermem, bir sürü pislik yuvası alkol alıyorlar, her
şeyi yapıyorlar.” Özellikle kız arkadaşıma “siz burada fahişelik
yapmayı biliyorsunuz” gibi bir ifade kullandı. Daha sonra görevliler
Makine Mühendisliği’ne doğru gitmeye başladılar ve benim mp3 çalarım,
cüzdanım, her şeyim topluluk odasında kaldı. Dolayısıyla topluluk
odasına geri döndük ve geri geleceklerini hiç tahmin etmedim çünkü
olayın üstünden beş dakika geçmişti. Tam topluluk odasına girdik hatta
ışığı yakacak kadar bile zaman olmadı, tekrardan kapı vuruldu ve hemen
içeri girdiler ve bana “sen ne şerefsiz adamsın buraya gelmemeni
söylemedik mi” gibi ihtarda bulundular. Bu kadar kısa zamanda buraya
gelmeleri ancak bizi takip etmiş olmaları ile mümkündür. Zira
görevlilerin görev alanı çok büyüktür oraya hemen beş dakika sonra
gelmeleri mümkün değildir. Ben de kendilerine bizi buradan çıkarmaya
haklarının olmadığını, burasının bizim topluluk odamız olduğunu ve bu
şekilde davranamayacaklarını belirttim ve görevli olduğunuza dair
kimliklerini görmek ve nöbetçi amirliği buraya çağırmalarını
istediğimi söyledim. Görevli kesinlikle kimlik vermedi ve ” ben senin
gibi şerefsize ne kimliğimi veririm ne de ismimi söylerim” dedi.
Nöbetçi amirliği de çağırmadılar. Ayrıca hocaları da bu şekilde
bastıklarını söylediler ve bunun üzerine fizik bölümüne gidelim ve
hocalara da böyle davranabilecek misin diye sordum. Bu söylediklerimi
görmezden geldiler ve kolumuzdan tutup, dışarı çıkarttılar. İçerde
eşyalarımın olduğunu söyleyince, al ve çık dediler. Sonra eşyalarımı
aldıktan sonra topluluk odasını kilitleyip, dışarıya kadar götürdüler.
Burada bir daha görmek istemedikleri tehdidini bir kez daha
yinelediler.

soL: Bu görevlileri daha önce de görüyor muydunuz?

E. D. : Ben dört yıldır o topluluğa üyeyim, gidip gelirim topluluk
odasına ve hiçbir şekilde böyle bir olay başıma gelmedi. Adamları daha
sonra birçok kez gördüm ama ondan önce tanımadığım için hiç dikkatimi
çekmemişti.

Olayın hemen arkasından yani Pazartesi günü kız arkadaşımla birlikte
ODTÜ Mediko’ya gittik. Kız arkadaşıma cinsiyeti üzerinden yapılan
hakaretler onu oldukça etkiledi, ben de bu olayların gerginliği
yüzünden uyku problemi çekiyordum ve o hafta da çok önemli bir sınavım
vardı. Bu sebepten psikolojik yardım almak istedim, bana uyku ilacı
verildi, kız arkadaşıma da yoğun bir biçimde psikolojik tedavi
uygulanması gerektiği ifade edildi. Elimizde şuan bizzat ODTÜ`nün
Psikolojik ve Danışma merkezinden alınmış raporlar da mevcut, tutanak
da tutuldu.

Bunun üzerine biz Kültür İşleri’ne başvurduk, Kültür İşleri’nin müdürü
bizim topluluğumuzun zaten olmadığını, kapatıldığını vurgulamaya
başladı. Bunun üzerine yabancı bir öğrenci olduğumu, konsolosluğu da
devreye sokacağımı söylediğim zaman beni İç Hizmetler Müdürü ile
görüştüreceğini söyledi. İç Hizmetler Müdürü o gün uygun değildi ben
de Salı günü İç Hizmetler Müdürlüğü’ne gittim ve aynı zamanda dilekçe
de yazdım. Ertesi gün Kültür İşleri tarafından topluluk odasının
anahtarı değiştirildi, Mimarlık Fakültesi akademisyenlerinden Çağatay
Keskinok bizim danışman akademisyenimiz ve ona topluluğun
kapatıldığına dair bir bilgi gelmemişti, bu olayın ardından danışman
akademisyenimiz Kültür İşleri’ne başvurup topluluğumuzu yeniden
açtırdı.

Ben İç Hizmetler Müdürlüğü’ne gittim, görevlinin isminin Serdar
olduğunu bildiğimi ve görevlinin kendi ifadesiyle ülkücü bıyığının
olduğunu belirttim. İç Hizmetler böyle çalışanların olduğunu
sanmadıklarını yine de gerekeni yapacaklarını söylediler ve bizi
güvenlik şefi Orhan Bey’e yönlendirdiler. Şef bize o gece görevli
olanların fotoğraflarını gösterdi ve aralarından hiçbiri değildi, şef
bazı görevlilerin fotoğraflarının eksik olduğunu söyledi. Biz
tekrardan müdürlüğe geldik orada tespit edemediğimizi söyledik, eksik
olan fotoğraflar tamamlansın sizi tekrardan teşhis etmeniz için
çağıracağız dediler. İsmi Serdar olan görevlinin fotoğrafı yoktu
mesela. Üstünden 1 haftaya yakın zaman geçti ama bizi hala
çağırmamışlardı, ben de Müdür Bey’e gittim olayın peşini bırakmaya
niyetimin olmadığını söyleyince, “teşhis ettirelim o halde” diyerek
yüz yüze teşhis etmemizi istediler ben de kız arkadaşımın ruhsal
durumunun tekrardan bozulmaması için böyle bir olaya pek sıcak
bakmadım ama mecburen gittik. Şefin durduğu camekânın arkasına geçtik,
birini hemen tespit ettim, diğer görevli yoktu. Orhan Bey ben sizin
kimi diyeceğinizi zaten tahmin ediyorum o da birazdan gelecek dedi. Bu
görevliler üstlerindeki görevlilere böyle bir olayın yaşandığını
belirtmemişler ve en sonunda biz görevlileri tespit ettik, gerekenin
yapılacağını söylediler. Görevlilerin isimleri Murat Tokmak ve Serdar
Gülyüz imiş.

Olayın üstünden belli bir süre geçti ve bana bir telefon geldi,
“olayla ilgili sizin BookStore Müdürü Müge Hanım ile görüşmeniz
isteniyor” diye. BookStore’da 3-4 saate yakın soruşturma yapıldı özel
hayatımızla ilgili sorular soruldu. Kız arkadaşımla imam nikâhlı olup
olmadığımı sordular, böyle bir sorunun sorulmasını hakaret olarak
algıladığımı belirttim. Böyle resmi bir sorgulamada BookStore`un
Müdürü’nün etrafta öpüşen çiftleri görmekten rahatsızlık duyduğunu,
akşam 8’den sonra kız arkadaşımla yalnız olmamam gerektiğini, bunun
Türk adetlerine ters olduğunu söyleyerek tavsiyelerde bulundu ve
bunların önlenmesi gerektiğini belirtti. İfade sırasında benim
yapmadığım veya söylemediğim şeyleri çeşitli kelime oyunları ile bana
söyletmeye çalıştılar.

Benim ardımdan kız arkadaşım sorgulandı, müdür, kız arkadaşıma da
görevliler sizden yaşlı onlara, yine Türk adetleri vurgusunu yaparak,
hürmet göstermeniz gerek demiş. Soruşturmanın ne zaman sonuçlanacağını
belirtmediler ardından bizi ifadelerimizi imzalamak için çağırdılar.
Yazıya dökülen soruşturmada düzenlemeler ve kısaltmalar yapmışlardı,
mesela benim ifademe şöyle bir cümle eklemişler “Ben Kuran’ı okudum,
Kuran’da bu adamın yaptıkları yanlış”. Müdüre böyle bir yorumda
bulunmadığıma dair itirazda bulundum ve ifadeden çıkartırdım. İfadeyi
bitireceğim sırada fark ettim ki, şahit kısmında orada olmayan birinin
isminin ve imzasının yer aldığını gördüm. Paravanın arkasından biri
çıktı ve şahidin kendisi olduğunu söyledi, sorgulama sırasında
konuşmalarımızı dinlemediğini belirttim. BookStore Müdürü “rencide
olmayın” diye orada durmasını istedim gibi bir ifade kullandı. Böyle
bir soruşturmada şahidin gizli tutulmasının bir suç olduğunu
belirttim, bunu kabul edemeyeceğimi söyledim. Müdür, böyle bir kural
olduğunu bilmediğini şimdi eklemek durumunda kaldığını ifadenin sesli
olarak okunup iki tarafın da onaylamasıyla tamamlanabileceğini aksi
halde tekrardan soruşturma yapmak zorunda kalınacağını söyledi. İfade
de bazı yanlışlıklara neden olmasına rağmen kabul ettim. Aynı olay kız
arkadaşımın da başına gelmiş.

Bu soruşturmanın bir yere varmayacağını anlayarak ÖTK’ya başvurmaya
karar verdim. ÖTK başkanına elektronik posta aracılığı ile ulaştım ve
olayları anlattım. Bunun üstüne İç Hizmetlerle görüşmeye giden ÖTK
görevlilerine, “siz bu olaya bulaşmayın, kendinizi kullandırmayın Enis
kendini ülkücü olarak ifade etmiş, bu öğrenciler uygunsuz olarak
yakalanmış” gibi aslı olmayan sözler söylenmiş. Ben ülkü ocaklarıyla
hiç bir ilişkisi olmayan, öyle bir görüşe sahip olmayan bir insanım.
Bunun dışında İç Hizmetler de, Kültür İşleri de karşı tarafında iki
kişi olduğunu ve konu hakkında sağlıklı bir bilgiye ulaşılamayacağını
vurguladılar. Yine İç Hizmetler müdürü ÖTKya bizim adamları
resimlerinden teşhis edemediğimizi iddia etmiş. Adamların resimleri
bize sunulan resimler arasında yoksa ki yoktu, tabi teşhis edemeyiz.
İç hizmetler müdürünün bunu bile bile ÖTK’ya yalan söylemesi ve bizi
yalancı göstermeye çalışması açıkçası beni çok üzmüştür.

Mediko’nun psikyatri bölümünden aldığımız rapor ise göz ardı
ediliyordu.Yetkililer böyle bir belgeyi kendilerinin alamayacağını
çünkü mahkeme olmadıklarını belirtiyorlardı. Cinsel ilişkiye
girdiğimiz yönünde yapılan suçlamalara karşı temiz raporu
alabileceğimizi İç Hizmetlere söylediğimizde bunun bir suç olarak
yazılamayacağını, belgeler arasına eklenmesinin gerekmediğini
belirtirken ÖTK’dan gelen arkadaşlarımıza ise uygunsuz durumda
bulunmuşlar gibi sözler söylemişler. Soruşturmanın gizliliğini
kullanarak bize soruşturmanın nasıl yürütüldüğü hakkında detaylı
bilgiler verilmiyor. Bizi taciz eden bu görevlileri teşhis ederken bir
tutanak tutulup tutulmadığını da bilemiyoruz ve bunun bilgisine de
ulaşamıyoruz. Ayrıca okulda herhangi bir öğrenci alkol alırken
yakalanırsa ona soruşturma açılabiliyor fakat öğrencilere hakaret
edilen ve özel yaşamlarına müdahale edildiği bu gibi olaylarda ön
soruşturma açılıyor.

soL: Bunun sonrasında hukuki bir süreç başlatmayı, dava açmayı
düşünüyor musunuz?

E. D. : Konsoloslukla görüşmeye başladım, konsolosluk aracılığıyla bir
şeyler yapmayı düşünüyorum. Bir avukatla görüştüm ve bunun çok
uzayabileceğini söyledi. Ben de yurtdışına döneceğim için bunun
takibini yapma konusunda çekincelerim var. Ama önemli olan zaten
ODTÜ’nün bu olayı çözmesi. Eğer ODTÜ kendi öğrencisine sahip
çıkamıyorsa ortada büyük bir sorun var demektir. Ben hiçbir şekilde
geri adım atmayacağım ve hiçbir çekincem yok.

Dokuz Eylül Ün.’ de Saldırı !

Posted in ayrımcılık, faşizm, haberler, saldırı on Aralık 13, 2009 by kontrahaber

“İsmim Serhat ŞAHİN… 9 Aralık çarşamba akşamı saat 18:30 sıralarında Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Dokuzçeşmeler Kampüsü içerisinde bulunan Müzik Kulübü’nde çalışma yaparken bir kişi cama vurarak ezan okunuyor gerekçesiyle benden içeride yaptığım çalışmayı kesmemi istedi. Reddedilince oradan sinirli bir şekilde uzaklaştı. İçeride 1 saat kadar çalışmama devam ettikten sonra bir arkadaşımlar birlikte kampüsün önünde otobüs beklerken yine aynı şahıs yanımıza yaklaşarak “Az önce seni uyardık, müziği kessen nolurdu?” diyerek bir tartışma başlattı. Bu ülkenin %99’unun Müslüman olduğunu ve bu davranışın kendilerine ve inanışlarına saygısızlık olduğunu ileri süren bu kişiler o sırada durakta bulunan kalabalığın da dikkatini çekerek bana ve yanımdaki arkadaşıma karşı kışkırtmaya çalıştılar, bir nebzede başarılı da oldular. Ben kendisine veya herhangi birisinin inancına saygısızlık etmediğimi, buranın akademik bir kurum olduğunu, her ezan okunduğunda kampüs içerisindeki tüm faaliyetlerin durdurulmasının beklenemeyeceğini ve daha birçok şeyi kendisine kendisine anlatmaya çalıştıysam da yanındaki kişilerden bir tanesi bana kafa atarak saldırdı. Diğerleri hatta kalabalığın içerisinden gaza gelen birkaç kişi de ona katılarak, kendimi korumak amacıyla yolun karşı tarafına kadar kaçtıysam da hep birlikte beni darp etmeye devam ettiler. Daha sonra polisi aramak amacıyla telefonu elime aldığımda hepsi birlikte grup şeklinde koşarak kampüsün arka tarafına doğru kaçarak uzaklaştılar. Etraftan yardıma koşan esnaf ve durakta o sırada otobüs bekleyen öğrenci arkadaşlarım da (resmi olarak) olaya tanıktır. Olaydan sonra Buca Seyfi Demirsoy Devlet Hastanesi’nde yapılan muayeneler ve çekilen tomografiler sonucunda sol elmacık kemiğimde, göz arkasındaki kafa kemiğinde ve burnumda kırıklar olduğu ve operasyon gerekliliği saptanmıştır. Saldırıyı yapan şahıslardan bir tanesi olay esnasında kendi ağzıyla bana isminin “Muhammet Emre Tayyar” olduğunu ve Buca Eğitim Fakültesi’nde okuduğunu söylemiştir. Bu da demek oluyor ki yarın ben bu kişiyle yanyana aynı okullarda görev yapacağım. Artık herkes yaşadığı ülkenin ne hale gelmeye başladığının farkına varsın. Eğer sınıf arkadaşları ve diğer arkadaşları da bu kimsenin nasıl birisi olduğunu bilmiyorlarsa, öğrensinler.

——————————————————
NOT: Bana hala “Sen de saygısızlık etmişsin, kapatsaydın nolurdu?!” veya “Burada kullandığın -dinci- kavramını çok yanlış ve yersiz buluyorum.” gibi mesajlar atan, olayın iç yüzünden habersiz kimselere küçük bir ek bilgi : Olaydan sonra ben hastanedeyken muayene-tomografi vs gibi işlemler esnasında hastanenin kapısı önünde kim olduğunu bilmediğimiz iki kişi, 16 yaşındaki kardeşimi bir kenara çekip “Biz karşı tarafın bir yakınıyız. Onun cezasını biz veriririz, siz davacı olmayın. Bak siz de öğrencisiniz, böyle işlerle pek uğraşmayın, kendinizi de düşünün.” gibi sözlerle gayet açık bir şekilde bizi tehdit ettiler. Olayın kendisi ve bu olayı yapanlar tesadüf eseri ortaya çıkmış falan değil arkadaşlar. Camı yumruklayıp beni uyardıktan sonra 1 saat kadar benim çıkmamı bekleyip, durağa kadar da beni takip etti bu insanlar. Burada ne ezan ne de kimsenin dini inancı falan söz konusu değil, hepsi birer bahane.”